TCMB Başkan Yardımcısı: Ücret artışları dezenflasyon sürecine zarar veriyor
TCMB Başkan Yardımcısı Akçay ücret artışlarının talep yaratarak dezenflasyon sürecine zarar veren bir unsur olduğunu söyledi; ücretlerin cirodaki payını hatırlatan ekonomistler tepki gösterdi: Dünyanın en kötü liberal ezberi

Merkez Bankası’nın ekonomiyi rayına oturtmak hedefiyle başlattığı “acı reçetenin” uygulayıcılarından başkan yardımcısı Osman Cevdet Akçay, enflasyonla mücadele için ücretlerin baskılanmasının gerektiğini savunarak ‘Asgari ücreti yüksek bir yere çekeyim en azından işçi kurtulsun’ demek dünyanın en kötü fikri” dedi.
Ekonomistler bu yaklaşımı dar gelirliyi kaybetme döngüsüne sokan ve esas kaynağı görmezden gelen bir ezber olarak nitelendiriyor. Hafize Gaye Erkan döneminden beri başkan yardımcısı olan Osman Cevdet Akçay, emekliye ayrılmadan önce Tarih Vakfı ve Robert Kolej Mezunlar Derneği’nin ortak etkinliğinde yaptığı sunumda, enflasyonun yüzde 48’den yüzde 31’e çekilmesine karşı küçümsenen bir yaklaşım sergilendiğini savundu, “Yaptıklarımızı yapmasaydık yüzde 150-200 bandına da çıkabilirdi” dedi.
Merkez bankacılığının yüzde 98’inin beklenti yönetimi olup yalnızca yüzde 2’sinin rakamlar olduğunu ifade eden Akçay, bu yönetimin bir parçası olarak ücretlerin, gerçekleşmiş enflasyona endekslenmesinden kaçınılması gerektiğini savundu. Birçok iktisatçının ise akademik çalışmalara dayanarak “ücretlerin baskılandığı ama enflasyonun talep kaynaklı olmadığını” savunan eleştirilerini hatırlattığımız Akçay, Türkiye’de talep enflasyonu olduğunu söyleyerek fiyatlama davranışını değiştirmenin anahtarının talebi kısmak olduğunu savundu.
Akçay, “Ücretlere düşük nominal artış verdiğinizde beklentiyi düzgün yönetirseniz reel ücretler artmaya bile gidebiliyor. Ama beceremezseniz, ücret artışı da sakata gelir. Sektörler talebi canlı gördükçe neden fiyatlama davranışını değiştirsin Fiyatlamaları değiştirecek korkuyu salman gerekir. "Asgari ücreti yüksek bir yere çekeyim en azından işçi kurtulsun’ demek dünyanın en kötü fikri" ifadelerini kullandı.
GÖRMEZDEN GELİNENLER
Akçay’ın ücretlere yönelik görüşlerini değerlendiren çalışma ekonomisi uzmanı Aziz Çelik, “düşük zamla reel ücret artışı” tezini, “dünyanın en kötü ama en yaygın liberal ezberi. Şaka gibi. Adeta bir okus pokus” olarak nitelendirdi ve Türkiye'de ücretlerin ciro içindeki payının yüzde 8-9 olduğuna dikkat çekti.
Çelik, "Bu nasıl talep enflasyonu yaratır?" diye sordu, ücretler kaynaklı enflasyonun ancak ekonomide kapasite eksiği yokken ve sendikalar çok güçlüyken olabileceğini, Türkiye'de ise bu koşulların olmadığını vurguladı. Hayri Kozanoğlu da Akçay'ın bakış açısına karşı şunları sıraladı: "Bir an için enflasyonun talep çekişli olduğunu kabul etsek bile, talebin tek kaynağını ücretler olarak görüyor. Özellikle altın ve emlak fiyatlarının yükselişiyle daha da zenginleşen grubun rolüne değinmiyor. Ücretlileri 'kaybet-kaybet' ikilemine sokuyor. Hizmet fiyatlarında manşet enflasyonun üzerinde artışın talep kaynaklı olmadığı, ticarete tabi olmadığı için düşük kurla da terbiye edilemediği gerçeği üzerinde durmuyor. Sanayideki düşük kapasite kullanımının, tarımdaki üretim düşüşünün arz eksikliği kaynaklı etkisine değinmiyor. Yılın 2 ayında enflasyondaki sıçramayı görmezden geliyor."
Sinan Alçın ise geçmişteki Rahip Brunson krizi sonrası kur atağını, Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısıyla petrol fiyat artışının akabinde yüzde 156'ya sıçrayan Yİ-ÜFE'yi ve "U dönüşü" yapılan genişlemeci maliye ve gevşek para politikalarını hatırlattı, "Karşımızda tek bir enflasyon olmadığını unutmamalı. Son yıllarda enflasyonun içerisindeki maliyet akışınının yavaşlaması bizi 'yüksek ve sürünen enflasyonda maliyet enflasyonu yok, bu sadece talep enflasyonu' sonucuna götürmez" dedi.
Ekonomist Hayri Kozanoğlu ise “ciddi hataları” şöyle sıraladı: “Birincisi, bir an için enflasyonun talep çekişli olduğunu kabul etsek bile, talebin tek kaynağını ücretler olarak görüyor. Özellikle altın ve emlak fiyatlarının yükselişiyle daha da zenginleşen üst gelir grubunun rolüne değinmiyor. İkincisi, birinci varsayımdan yola çıkarak ücretlileri 'kaybet-kaybet' ikilemine sokuyor. Ücretin az artarsa zaten kaybedersin, enflasyona paralel artarsa yine kaybedersin. Üçüncüsü, hizmet fiyatlarındaki manşet enflasyon üzeri artışın talep kaynaklı olmadığı, ticarete tabi olmadığı için düşük kurla da terbiye edilemediği gerçeği üzerinde durmuyor. Dördüncüsü, sanayideki düşük kapasite kullanımının, özellikle tarımda giderek düşen üretimin arz eksikliği kaynaklı etkisine değinmiyor. Beşincisi, 2026’nın ilk 2 ayında enflasyondaki sıçramayı görmezden geliyor”
EKONOMİK DURGUNLUK GETİRİR
Ekonomist Sinan Alçın ise geçmişteki Rahip Brunson krizi sonrası kur atağını, Rusya'nın Ukrayna'ya saldırısıyla petrol fiyat artışının akabinde yüzde 156'ya sıçrayan Yİ-ÜFE'yi ve "U dönüşü" yapılan genişlemeci maliye ve gevşek para politikalarını hatırlattı, "Karşımızda tek bir enflasyon olmadığını unutmamalı. Son yıllarda enflasyonun içerisindeki maliyet akışınının yavaşlaması bizi 'yüksek ve sürünen enflasyonda maliyet enflasyonu yok, bu sadece talep enflasyonu' sonucuna götürmez" dedi. Alçın talep kısmının dizginlenebilmesi için ise aslında küçük kesime ait lüks tüketimin azaltılması ve gelir dağılımını iyileştirici politikaların uygulanması gerektiğini vurguladı.
Oğuz Demir de “Ücretleri baskılamak, bu çok katmanlı sorunun yalnızca en kolay hedefini seçmekten ibaret kalıyor” dedi ve düşük nominal artışla reel ücretlerin artabileceği tezinin ancak güçlü ve güvenilir bir para politikası çerçevesinde mümkün olduğunu söyledi ve şunun altını çizdi: “Beklentileri yönetmenin ön koşulu, kurumlara duyulan güvendir. Eğer bu güven tesis edilemezse, ücret artışlarını sınırlamak enflasyonu düşürmez; aksine iç talebi zayıflatırken gelir dağılımını daha da bozar ve ekonomik durgunluğu derinleştirir.”
Damla POLAT
