İzinsiz olarak sınıfa girip öğretmene hakaret eden, okul müdürüne tehditler savuran, çocuğuna başrol verilmediği için öğretmeni başka okula sürdürmeye çalışan... İnanmak istemesek de tüm bunlar veli davranışları... Bu davranışların altında ise 'Benim çocuğum asla yapmaz', 'Benim çocuğum çok zeki, sistem ona yetişemiyor', 'Arkadaşları onu kıskanıyor, öğretmeni yetersiz' gibi hastalıklı düşünceler var
Psikologlar; bu davranışların temelinde, velinin çocuğunu bir kartvizit olarak görmesi, yapılan her türlü eleştiriyi kendi anne-babalığına yapılmış olarak algılaması, narsist olduğu için hatayı hep dış etkenlerde aramasının yattığını söylüyor ve ekliyorlar, "Bu ebeveynlerin yetiştirdiği çocuklar toplum için tehlike haline geliyor"
Sabah'tan Pınar Yıldız Yüksel bugünkü yazısında "veli zorbalığı'nı yazdı.
Yüksel'in "Veli Zorbalığı Sınıfa Kadar Girdi" başlıklı yazısı şu şekilde;
Kahramanmaraş'ta yaşanan ve bir öğrencinin silahlarla okuduğu okulu basıp arkadaşları ve öğretmenini öldürmesi hepimizi derinden üzdü ve etkiledi. Ancak aile ve toplum olarak da kendimizi sorgulamamız gereken noktalar olduğunu gözler önüne serdi. Pek çok tartışma konusu var tabii ki, ama biz bugün veli zorbalığı üzerinde duracağız.
Olayı incelediğimizde, saldırgan çocuğun görünen pek çok sorunu olmasına rağmen anne-babasının "Benim çocuğum çok zeki bu yüzden yapıyor" inancının arkasına sığındığını görüyoruz. Okul müdürüne ve öğretmenlere baskılar yapılmış. Okulun çocukta gördüğü ve kendince almaya çalıştıkları önlemleri nüfuzlarını kullanarak önlemeye çalışmışlar.
Durum böyle olunca özellikle sosyal medyada da pek çok öğretmen ve okul yöneticileri, velilerin kendilerine yaptığı zorbalıkları anlatmaya başladı. İçlerinde, "Bir öğrencinin arkadaşının tabletini şiddetle gasp ettiğini ve bunu veliye söylediklerini, velinin ise "Siz benim çocuğuma hırsız mı diyorsunuz, eksik olan sizin eğitiminizdir" diyerek üzerine yürüdüğünü anlatanlar da var, Zorbalık yapan öğrencinin velisinin "Benim çocuğum çok zeki, bu yüzden arkadaşları onun potansiyeline ulaşamıyor" diyerek çocuğunun tüm yanlış davranışlarının üzerini örtmeye çalışan da!
Biz de bu hafta okullarda velilerin okul yönetimi ve öğretmenlere uyguladığı zorbalıklar ve anne-babaların çocuklarının yanlış davranışlarını, aşırı korumacı refleksle nasıl öğretmeye çalıştığının üzerinde durduk. CİMER ve çeşitli platformlar aracılığıyla kamuoyuna yansıyan şikayetler ve psikologlardan aldığımız vaka örnekleri konunun derinliğini, yaygınlığını ve gerçekten çözmemiz gereken bir problem olduğunu gözler önüne serdi.
Uzmanların tespitine göre, "Yeni veli profili hem çocuk hem de toplum için sakıncalı bir duruma dönüştü. Veliler çocukları bir kartvizit olarak görmeye başladı. Çocuklarına dair yapılan her türlü eleştiriyi kendi anne-babalıklarına yapılmış olarak görüp hemen savunmaya geçiyorlar. En mükemmel çocuğun kendilerinde olduğuna inançları sonsuz. Çocuklarının yanlış davranışları "Çok zeki, sistem ona dar geliyor, arkadaşları kıskanıyordur..." gibi kılıflarla örtmeye çalışıyorlar. Üstelik çoğu anne-baba bunu yaptığının farkında da değil. Bu tutumla büyüttükleri çocuklar toplum için bir tehlikeye haline geliyor."
AYHAN ALTAŞ / Klinik Psikolog
OTORİTE KAYBOLDU EBEVEYNLİK YOK OLDU
"Eti senin kemiği benim" anlayışı, çocuğun otoriteye teslim edildiği; sınırların, duyguların ve bireyselliğin çok önemsenmediği bir dönemin ebeveynlik modeliydi.
Bu yaklaşımda çocuk çoğu zaman "itaat eden" bir birey olarak görülürdü.
Bugünkü ebeveynlik ise bunun tam tersine kaydı. Yani bir uçtan diğer uca gittik.
Çocuğun duygularını önemseyen, onu dinleyen, travmatize etmemeye çalışan, sınır koyarken suçluluk hisseden bir anlayış yaygınlaştı.
Ancak burada başka bir risk ortaya çıktı: sınırların kaybolması.
Bir tarafta aşırı sınır varken diğer tarafta sınırlar belirsizleşti.
Eski modelin problemi şuydu. Çocuk korkuyla büyüyordu.
Duygular bastırılıyordu.
Otorite sorgulanamaz hale geliyordu.
"Söz dinleyen çocuk" uğruna bireysellik zarar görebiliyordu.
Yeni modelin problemi ise bazen şu olabiliyor. Çocuğa fazla açıklama yapıp ebeveyn rolünü kaybetmek. Üzülmesin diye biz çok çektik onlar rahat olsun diye sınır koyamamak. Çocuğu merkeze koyarken aile düzenini bozmak. Ebeveynin rehber değil, arkadaş rolüne kayması.
Sağlıklı orta yol aslında "otoriter" değil ama "otoritesi olan" ebeveynliktir.
Bu ne demek? Çocuğun duygusunu anlamak ama davranış sınırını korumak.
"Seni anlıyorum" diyebilmek ama gerektiğinde "hayır" diyebilmek. Ceza yerine sonuç öğretmek. Korkutarak değil, güven vererek disiplin sağlamak. Çocuğun birey olmasına izin verirken ebeveyn liderliğini kaybetmemek.
TOZ KONDURAMIYOR
Çocuğa toz konduramayan ebeveynlik, çoğu zaman sevginin değil, inkarın ve kaygının bir sonucu oluyor. Birçok veli çocuğunun zorlayıcı davranışlarını, öfke problemlerini, empati eksikliğini, sınır ihlallerini ya da sosyal uyum sorunlarını kabul etmekte zorlanıyor. Çünkü bunu kabul etmek, bilinçdışı düzeyde "Ben nerede hata yaptım?" sorusuyla yüzleşmek anlamına gelebiliyor.
Öğretmen ya da rehberlik servisi bir problem işaret ettiğinde bazı ebeveynler bunu bir yardım çağrısı" gibi değil, çocuğa yöneltilmiş bir suçlama gibi algılıyor.
Özellikle okul ortamında ailelerde şunları görüyoruz. Öğretmenin gözlemini reddetmek. Çocuğun anlattığını tek gerçek kabul etmek. Disiplin sorununu 'öğretmen taktı' diye açıklamak. Sorumluluğu dışarıya yüklemek. Çocuğun davranışının sonuçlarını önemsizleştirmek.
Bu noktada riskli olan şey şu, Çocuk davranışının sonuçlarıyla yüzleşmeyi öğrenemiyor. Bir çocuk hata yaptığında bunu konuşmak yerine sürekli savunuluyorsa, zamanla şu düşünce gelişebilir.
Ben yanlış yapmıyorum, insanlar beni anlamıyor.
Sağlıklı kişilik gelişiminde çocuk şunları öğrenmelidir.
Davranışlarının başkaları üzerinde etkisi vardır. Hata yapmak mümkündür.
Yanlış davranış düzeltilebilir.
Sınırlar vardır. Eleştiri her zaman saldırı değildir.
Ebeveyn çocuğun kusurlarını tamamen reddettiğinde, çocuk öz farkındalık geliştirmekte zorlanıyor.
EVLADIM YAPMAZ DEMEYİN
Toplumda zaman zaman yaşanan ağır olaylarda örneğin Kahramanmaraş merkezli gündeme gelen bazı vakalarda sadece bireyi değil, bireyin yetiştiği çevreyi ve davranışlarının yıllarca nasıl tolere edildiğini de düşünmek gerekir.
Çünkü birçok ciddi davranış problemi bir anda ortaya çıkmaz. Genellikle küçük sinyaller yıllarca görülmez, küçümsenir ya da savunulur. Bu olaylarda da zaten bahsettiğim konu çok sık dile getirildi. Çocuk zaten irili ufaklı sinyaller vermiş fakat bir şekilde önlem alınamamış.
Burada önemli bir soru var. "Çocuk destek almalı mı?" kadar "Ebeveyn de destek almalı mı?"
Çünkü bazen problem çocuğun davranışından çok, ebeveynin o davranışı yorumlama biçiminde olabilir. Bazı ebeveynler şunları fark etmiyor. Çocuğu korumakla, davranışı meşrulaştırmak arasındaki fark vardır. Suçluluk duygusuyla sınır koyamama, kendi çocukluk dönemindeki ebeveyn tarzının artık güncelliğini yitirdiğini ve benim çocuğum yapmaz tarzı yaklaşımların verdiği zararı...
SİSTEM ÇOCUĞUMA DAR GELİYOR
Psikolog Ayhan Altaş: Psikolojik görüşmelerde karşısına çıkan korumacı veli tutumunu iki tipik vaka üzerinden anlattı:
Vaka 1
Ortaokul çağında bir çocuk, okulda sık sık arkadaşlarıyla kavga ettiği için yönlendirilmişti. Öğretmenler dürtü kontrolü ve öfke problemi olduğunu söylüyordu. Anne ise görüşmede sürekli şunu vurguluyordu. Çok duygusal bir çocuk, hemen kırılıyor. O yüzden tepki veriyor.
İlk bakışta empatik bir açıklama gibi görünüyordu. Ancak detaylara girildiğinde çocuk:
Eleştiriye tahammül edemiyordu.
Kaybetmeye aşırı tepki veriyordu. Arkadaşlarının sınırlarını ihlal ediyordu. Öfkelendiğinde fiziksel temas kurabiliyordu.
Anne bunu "duygusallık" üzerinden açıklıyordu ama aslında çocukta duygu düzenleme problemi vardı.
Kritik nokta şuydu. Anne çocuğun zorlanan yönünü kabul ettiğinde, kendi ebeveynliğiyle ilgili suçluluk hissediyordu. Bu yüzden problem davranış, karakter özelliği gibi yorumlanıyordu.
Görüşmeler sonucunda anne şunu fark etti. Ben onu savunduğumu düşünüyordum ama aslında davranışının sonuçlarını görmesini engelliyormuşum.
Vaka 2
Lise çağında bir genç, okul kurallarına uymama ve öğretmenlerle sürekli çatışma nedeniyle gelmişti.
Baba görüşmede çocuğunu sürekli şu şekilde tanımlıyordu:
Yaşıtlarından çok ileri.
Sistem ona dar geliyor. Bu yorumun içinde gerçek payı olabilir; bazı çocuklar gerçekten bilişsel olarak daha hızlı olabilir. Ancak süreçte görüldü ki.
Genç otorite kabul etmekte zorlanıyordu. Eleştiriye karşı aşırı savunmacıydı. Başarısızlık yaşadığında çevreyi suçluyordu.
Sorumluluk almak yerine açıklama üretiyordu.
Baba her davranışı "yüksek zeka" filtresinden yorumladığı için, davranışın gelişimsel tarafını göremiyordu. Çocuk gerçekten akademik anlamda iyiydi fakat davranış problemleri akademik iyi oluştan değil ailevi sorunların çocukta oluşturduğu travmaların sonucuydu.
Çocuk zamanla şu inancı geliştirmişti. Ben problemli değilim, insanlar beni anlamıyor.
Bu inanç kısa vadede özgüven gibi görünse de uzun vadede sosyal ilişkilerde ciddi çatışma yaratabiliyor. Bu tip vakalarda temel mesele genellikle çocuk değil, ebeveynin davranışı nasıl anlamlandırdığı oluyor.
Çünkü çocuklar çoğu zaman şu iki şey arasında şekillenir.
Davranışlarının sonuçlarıyla yüzleşebilmek. Koşulsuz kabul görmek. Sağlıklı gelişim, bu ikisinin dengesiyle oluşur.
Ebeveyn sadece koruyucu olduğunda çocuk gerçeklikle temasını kaybedebilir. Sadece eleştirel olduğunda ise çocuk değersizlik geliştirebilir. Denge şudur. Çocuğumu seviyorum ama davranışını da objektif görebiliyorum.
SINIF BASTI ÖĞRETMENLERİ TEHDİT ETTİ
Milli Eğitim bakanlığının incelediği ve asılsız çıktığı tespit edilen, çeşitli medya platformları aracılığıyla kamuoyuna yansıyan şikayetlere ilişkin örnekler:
Anasınıfı öğretmeni, bir velinin "öğrenciyi parka çıkarmadığı" iddiasıyla CİMER'e şikayet edildi. Kamera kayıtlarında öğrencinin parkta bulunduğu tespit edildi.
Bir öğretmen, kimliği belirsiz kişi veya kişiler tarafından asılsız iddialarla şikayet edildi. Şikayette, derslerde yalnızca metin yazdırdığı, öğrencilere sert davrandığı ve müfredatı yetiştiremediği öne sürüldü. Yapılan araştırmalarda, söz konusu iddiaların gerçeği yansıtmadığı ifade edildi.
Velilerin mesai saatleri dışında öğretmen ile iletişime geçtiği tespit edildi.
Öğretmen, kişisel numara dışında kullanılabilecek alternatif iletişim yollarına ilişkin bilgi talep etti.
Bir veli, çocuğunun sınıf içinde başka bir öğrenci tarafından rahatsız edildiğini belirterek şikayette bulundu. İlgili öğrencinin davranışlarının sınıf düzenini bozduğu ve diğer öğrencileri de olumsuz etkilediği ifade edildi. Söz konusu öğrencinin velisinin de sınıfa girerek öğrencileri rahatsız ettiği ve tehditkar davranışlar sergilediği öne sürüldü. Veli, disiplin sürecinin başlatılması, güvenlik tedbirlerinin artırılması ve yetkisiz kişilerin okula girişinin engellenmesini talep etti.
11. sınıf öğrencilerinin WhatsApp grubunda öğretmenlere hakaret ve iftira içerikli mesajlar paylaşıldı. Bu durum idareye bildirildi. Süreçte, hakaret içerikli mesaj atan öğrencilerden birinin velisi öğretmene şiddet girişiminde bulundu. Polis ekiplerince okuldan uzaklaştırılan şahıs hala okula gelerek çocuğunun ceza almamasını talep etmekte.
Bir veli, sınıf öğretmeni hakkında öğrencilere olumsuz davrandığı ve ders saatinde toplantı yaptığı iddiasıyla şikayette bulundu. Toplantının idare bilgisi dahilinde ve uygun zamanda yapıldığı katılan velilerin yazılı beyanlarıyla ortaya çıktı.
Bir veli, 12 Mart 2026'da okulda olmadığı halde rehber öğretmenle görüşme yaptığı iddiasıyla şikayette bulundu.
Yapılan incelemelerde o tarihte görüşme yapılmadığı ortaya çıktı.
Okulda sergilediği bir davranış neticesinde bir öğrenci okul değiştirme cezası aldı. Öğrencinin velisi okula gelerek müdür yardımcısı ile irtibata geçti, sert ve hakaret içerikli konuştu. Ayrıca, toplu bir alanda açıkça tehditler savurdu.
Çocuğunun 10 Kasım Atatürk'ü Anma programında görev almak istemesine rağmen programa katılmasını istemeyen veli, okula gelerek koridorda hakaret edip tehditte bulundu.
Ders sırasında bir veli sınıfa izinsiz girerek öğretmene yüksek sesle müdahalede bulundu. Velinin, öğretmeni öğrenciler önünde sorguladığı ve uyarılara rağmen sınıfta kalmaya devam ettiği; olay sırasında öğretmenin tehdit edildiği ve ders düzeninin bozulduğu öğrenildi.
Bir öğrencinin velisi telefonla öğretmeni arayarak hakaret ve tehdit içerikli ifadelerde bulundu. Velinin, görüşme sırasında ağır argo ve tehditkar söylemlerde bulunduğu belirtildi. Aynı velinin daha önce de benzer davranışlar sergilediği ifade edildi.
Öğrencisine uyguladığı disiplin işlemi sonrası öğretmen veli tarafından telefonla tehdit edildi. Velinin, öğretmeni tehdit eden ifadeler kullandığı ve okula gelerek müdahalede bulunacağını söylediği ayrıca tehdit içerikli arama ve mesajların da bulunduğu belirtildi.
Bir anaokulu öğretmeni, okulda bir veli tarafından müdür odasında tehdit edildi. Velinin tehditkar ifadeler kullandığı ve masaya vurarak sözlü müdahalede bulunduğu belirtildi. Velinin eşinin odaya girerek fiziksel saldırı girişiminde bulunduğu ifade edildi. Olay sırasında başka bir öğretmene yönelik tehditkar ifadeler kullanıldığı aktarıldı.
PROF. DR. NİLGÜN CANEL / Marmara Üniversitesi Rehberlik ve Psikolojik Danışmalık Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi
'EN MÜKEMMEL ÇOCUĞU BEN YETİŞTİRİRİM' HIRSI
Önceki neslin ebeveynliğini, biraz daha otoriter ve duygusal olarak daha uzak bir ebeveynlik olarak tanımlayabiliriz. Aslında bu çok daha kolay bir ebeveynlik rolüydü çünkü çocukların duygusal ihtiyaçları konusunda çok fazla endişesi olmayan ve sorunları otorite ile halletme eğiliminde bir ebeveynliklikti. Günümüz ebeveynliği ise çok daha karmaşık rollerle işliyor. Aşırı koruyucu ve bağımlı bir ebeveynlik yapısı görüyoruz. Daha da kötüsü, iki büyük ulusal sınav ve rekabetçi toplumsal yapı sebebiyle, ebeveynliğin proje odaklı çocuk yetiştirmeye evrildiğini görüyoruz. Ülkemizde ve dünyada değişen toplumsal yapı, ekonomik krizler, doğal afet ve savaş tehditleri, göçler, hatta yakın zamanda geçirilen salgın hastalık tehditleri tabii ki aile üzerinde de bozucu etkiler yarattı. Bu da ebeveyn, çocuk, okul üçgeni üzerinde yeni dinamiklerin doğmasına sebep oldu. Günümüzde çocuk başarılması gereken bir proje gibi algılanıyor. Ebeveyn kendi benliğinin bir parçası olarak gördüğü çocuğunun başarısını kendi başarısı olarak kabul etme eğiliminde. Dolayısıyla başarı odaklı bir ebeveynlik ortaya çıkıyor ve başarısızlık kabul edilemeyen hatta çocuk üzerinde ciddi baskılara yol açan bir tehdide dönüşüyor. Çocuğun gerçek potansiyeli, eğilimleri, yetenekleri tamamen görmezden geliniyor ve ebeveynin hayalleri çocuğun gerçekliğinin önüne geçiyor.
Bu bağlamda son yıllarda çok hırslı bir ebeveynlik var. Ebeveyn gerçekte çocuğunun kim olduğu, neye ihtiyacı olduğu gibi gerçekliklerden kopmaya başlıyor ve okulun rekabetçi ortamı içerisinde en mükemmel çocuğu yaratmaya odaklanıyor. Çocuğun her boş anını akademik, sanatsal veya sportif aktivitelerle doldurma eğilimi, kusursuz bir çocuk yetiştirmeye çalışma hırsı, çocuğun gerçek potansiyelinin, gerçekte kim olduğunum ve neye ihtiyacı olduğunun da görmezden gelinmesine sebep oluyor. Artık ebeveynler çocuklarının kim olduğu gerçeği ile değil çocuklarıyla ilgili bir hayalle bağlantı kuruyorlar.
Bu da tabii ki okulla kurdukları ilişki üzerinde de olumsuz bir etki yaratıyor. Ebeveyn okulla kurduğu ilişkide denetleyici bir rolü olduğunu düşünmeye başladı ve özellikle özel okullara ödenen yüksek ücretler ebeveynin kendisini de hesap sorma yetkisine sahip bir 'müşteri' gibi algılamasına evrildi. Oysa okul tüm bu tanımların dışında var olması gereken bir kurum. Ebeveyn adeta eğitimli uzmanlardan oluşan okul gibi bir kurumun her adımını sorgulaması gerektiğini düşünen bir 'denetçi' gibi davranıyor.
Veli kelimesi Arapça kökenli bir kelime. Dost, yardımcı, koruyucu gibi anlamları var. Aslında veli olmanın anlamı okul, öğretmen ve çocuk arasında bir köprü kurabilmek, çocuğun okul başarısı konusunda yardımcı bir rol üstlenebilmek iken, günümüzde sanki öğretmenle müzakere eden bir avukat rolüne evrilmiş durumda.
Velinin okuldan talebi sadece çocuğun akademik başarısı da değil. Anne babalar okulun çocuklarını diğer çocuklara kıyasla daha fazla önceleyen bir yer olması gerektiğini düşünüyorlar. Aynı zamanda okul çocuklarının duygusal dünyasını da sürekli onaylamalı ve önceliklendirmeli. Tabii ki okul çocukların duygusal dünyası üzerinde çok etkili ve tabii ki koruyucu ve geliştirici bir yapıda olması gerekir. Ancak günümüz hırslı ebeveynliği, okulun çocukların bir arada ve eşit şekilde dengeli bir toplumsal birlikteliğin ön hazırlığı olduğu bilgisini görmezden gelen bir ebeveynlik. Sadece kendi çocuklarının merkezde olması gerektiğini düşünen bir yapıya bürünmüş durumda. Üstelik bunun tam tersini düşünen ve bu yapılanmanın tehlikeli olduğunu fark eden ebeveynler bu yapının içinde kendilerine bir yer bulamıyor ve hatta diğer ebeveynlerin saldırılarının odağı oluyorlar. Ben velilerin kurduğu watsapp gruplarının da gittikçe linç kültürüne dönüşen yapılarıyla bu anlamda çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum.
'ARKADAŞ EBEVEYNLİK' TEHLİKELİ BİR TAKINTIDIR
Çocuğu merkeze oturtmuş olan ve sınır oluşturma konusunda sorunlu günümüz ebeveynliği, çocukları üzerinde kendi kuramadığı otoritenin hesabını okuldan soruyor.
Bu sınırı oluşturamamış olmasının en önemli sebeplerinden bir diğeri de 'arkadaş ebeveyn' takıntısı. Yani aslında modern ebeveynliğin en belirgin değişimlerinden bir tanesi hiyerarşinin reddediliyor olması. Bir anne baba çocuğuyla dostça bir ebeveynlik stili geliştirebilir ancak çocuğunun arkadaşı olamaz. Hatta aile psikolojisine göre çocuğunun arkadaşı olan ebeveyn bir çeşit istismarcı ebeveyndir. Çünkü bu arkadaşlık çocuğun değil, aslında kendisinin ihtiyacı. Bir çocuğun kendi yaşıtlarıyla arkadaş olmaya ihtiyacı var. Anne babanın arkadaşlıkla diretmesi, ebeveyn rolünün reddi anlamına gelir. Ayrıca yapılan araştırmalar, kendi eşiyle yeterli partner ilişkisini oluşturmamış olan ebeveynin çocuklarını arkadaş olarak görme yani gizli bir partnere dönüştürme eğilimleri olduğunu gösteriyor. Araştırmalara göre bir diğer sonuçta, ebeveyn ile arkadaşlık kuran çocukların gerçek hayattaki arkadaş sayılarının daha az olduğunun ortaya çıkmış olması. Bu durum zaman zaman çocuğun yaşına uygun olmayan kararlara ortak edilmesine sebep olabiliyor. Çocuk bu karar verme mekanizmasıyla yaşının üstünde sorumluluk almış oluyor.
Çoğuna toz konduramayan, yanlış davranışlarını başka gerekçelerle örten anne-babaları literatürde "Narsistik Uzantı" kavramıyla açıklıyoruz. Bu durum ebeveyn, çocuğu kendisinden ayrı bir birey olarak değil, kendi başarısının veya başarısızlığının bir yansıması olarak görür. Bu durumda çocuğun bir "zayıflığı" olması, ebeveynin kendi yetersizliğiyle yüzleşmesi anlamına geldiği için inkar gibi savunma mekanizmaları devreye girer. Bu yüzden çocuktaki sorunları görmezden gelebilir, çocuğa yapılan bir eleştiriyi kendisine bir saldırı olarak algılayabilir. Böylece bir müddet sonra okulun, hatta okul psikolojik danışmanı gibi uzmanların uyarılarını görmezden gelerek, kendini gerçeğe tamamen kapatabilir. Oysa inkar süreci uzadıkça, bu durumlar çocuğun akademik ve sosyal hayatında kalıcı hasarlar bırakacaktır. Günümüzde bu baskı öyle noktalara evrilmiş durumda ki artık etik bir soruna dönüşmüş halde. Çocuğun zayıf taraflarını örtmek için okula ve öğretmene uygulanan uygunsuz talepler, baskılar, hatta hak edilmeyen not baskıları, çocuğun hatalarının örtbas edilmesini isteme, görmezden gelme gibi eğilimler çocuğa "sonuca ulaşmak için kuralların esnetilebileceği" mesajını verir. Böyle bir bilişsel yapıyla büyümüş çocukların kuracağı toplumu düşünebiliyor musunuz?
ÇOCUK BİR KARTVİZE DÖNÜŞTÜ
Çocuğun üstün olduğuna inanma eğilimi tek boyutlu bir sebepten de kaynaklanmıyor. Çocuğun davranış sorunlarını üstün zekaya affetmek aynı zamanda modern toplumun "üstünlük" arayışının da bir yansıması. Günümüzde çocuk ebeveynin sosyal çevresine karşı başarısını kanıtlayan bir kartvizite dönüşmüş durumda. "Çocuğum çok zeki" demek, dolaylı yoldan "Benim genetiğim üstün ve yetiştirme tarzım çok başarılı" demek oluyor. Bu durum ebeveyni, çocuğun gerçek ihtiyaçlarına karşı körleştirir. Veli, karşısındaki kanlı canlı çocuğu değil, kendi zihnindeki idealize edilmiş "üstün zekalı çocuk" imajını sevmeye başlar. Bunu söylerken bile inanın dehşete kapılıyorum. Bir anne babanın farkında olmadan çocuğunu reddedişidir bu.
Okul yönetimlerinin, pedagojik doğrulardan ödün vermeden, veliyle profesyonel bir sınır çizmesinin hem çocuğu hem öğretmeni hem psikolojik danışmanı hem de diğer çocukları koruyabilmek için şart olduğunu düşünüyorum.